Arsiv

Arsiv icin ‘Kose Yazilari’ Kategori

Haftalar üzerine taşkın bir yazı

Cumartesi, 20 Şub 2010

113bHaftalar üzerine taşkın bir yazı

Ciddi ciddi yaşıyorum. Özellikle son hafta, öyle bir ciddiyetle yaşadım ki, aklınız durur. ‘Bugün harikalar yaratıcam’ diye kalktım, birkaç sabah.

Vallahi de kendi çapımda neler hallettim, geciktirip durduğum nelere başlangıç yaptım aklınız durur. Bence insan her hafta, hafta diyorum bakın vaktimiz yok aya falan, ona zarar birşeyi bırakmalı, ona fayda birşeye başlamalı, denemediği birşey denemeli, birine çok sevdiğini söylemeli sarılmalı, hergüne teşekkür etmeli, sahip olduğu herşeye şükretmeli, birisine susmalı, birşey yapmalı ve kesinlikle kahkahası duyulmalı.

Bu hafta, size kendimden örnek verebileceğim bir haftaydı bu anlamda. Sağlığım iyi mi diye doktorla kontrole başladık. Gitar, piyano ve bilgisayarda müzik programı öğrenme derslerine başladım. (Evet yakında tüm müziğimi ele geçiricem.) Nefes derslerine devam ettim. Mesela, sağ burundan ‘solar’, sol burundan ‘lunar’ enerji giriyormuş içeri. Sağ altın, sol gümüş; sağ güneş, sol ay gibi düşünün. Her sabah bakıyorum, sağ burnum açıksa çakı gibi kalkıyorum. Sol açıksa, daha düşük enerjim. Ya da ben deli olduğum için, her duyduğuma inanıyorum. Her duyduğuma inanmak gibi bir özelliğim var, nasıl geçer bilmiyorum. Neyse… Hmm nefes. Onu yazmıştım zaten geçen hafta. Sonra, bir şamandan ‘throat singing’ dersi aldım. Bütün Cuma günü boyunca. Sabah 10′dan akşam 6′ya kadar yemeden içmeden, tuhaf sesler çıkarıp, tuhaf hareketler yaptım. Beni öyle görmenizi istemem. Ama inanılmaz birşeydi. Kendimi ayı gibi, deve gibi, keçi gibi, keçe gibi, su gibi, rüzgar gibi, ateş gibi, ışık gibi sesler çıkarırken buldum. Toplam beş kişiydik. Ben, direk adamı maymun gibi taklit etmenin ve kendini tamamen unutmanın, o günü geçirmenin tek yolu olduğunu daha ilk dakikalarda anladım. En şaşırtıcısı, adam aynı anda iki ses ve melodi çıkartabiliyor. ınanılmaz birşeydi! Bence, bana yeni bir ses çıkarma şekli gösterdi. ‘Dişlerden ses çıkarın’ falan gibi şeyler söyledi. Hayvanlar bunu yaparmış. Tabi ki hemen inandım buna. (Beni biliyorsunuz artık.) Hmm başka, evet bir beste yaptım. Sadece soru soruyor ama. Bir ara nakaratta falan cevap verse iyi olur yani. Bizim gruptan kalbi kırılan birinin kalbini kazandım. Eskisinden de sağlam oldu dostluğumuz.

Yeni çıkacak Türkiye Vogue’un yüzleşme köşesinde, tam binbeşyuz kelime boyunca kendimle yüzleştim. Evlilik ve tek taş meselesi ve beni çelişkili bulanlara cevaben bir yazı.

Bunu gördüm: Doug Aitken. şunu duydum: Melody Gardot.

Sizi sevdim. Sizi seviyorum. Pazartesileri beni okuyorsunuz, ‘seviyorum sevmiyorum’ şarkısına karaoke yapıyorsunuz.

Teşekkür ederim. Gerçekten.

Merak edenlere throat singing dersi aldigim adamin linki: http://www.khoomei-shaman.com/seminar_e.html

Kose Yazilari , , ,

Sevgili ‘şu an’

Pazartesi, 08 Şub 2010

Nil KARAİBRAHİMGİL nilfm@hurriyet.com.tr113b

Seninle fazla buluşamıyoruz. Haklısın, insan kafası zıp zıp, iki ileri bir geri zamanda hoplayıp duruyo.

Bakar mısın, şu basit cümleyi yazarken bile, iki kere geçmişe, bi kere geleceğe gittim. Gittim de geldim mi sanki! Kimbilir aklım nerde… Arasam da bulamam. Halbuki amacım seninle olmak. Sadece seninle, burada. Her eşsiz şey gibi, o da nadir.
Geçen gün aklıma, sana ulaşmak için ‘nefes’ime binmek geldi. Hani şu bizi canlı tutan, fakat unutup gittiğimiz içsel rüzgar. ‘şu an’a beni bağlayan tek kablonun o olduğunu farkettim. ınsan nefesinin sesine, ritmine, azlığına çokluğuna dikkat etmiyor. Onu varsayıyor. Halbuki bizi varsayan o! ıçine çektiğin tüm duygular ordan giriyor, atık duyguları da o atıyor. Nefesin duygu taşıdığını yeni farkettim. Fransız bir nefes öğretmenim var, o ‘çek’ diyince, kuyudan su çeker gibi çekiyorum almak istediklerimi, o ‘ver’ diyince de, çöpleri kapıya koyuyorum. Vallahi bu trafik sırasında, sağa sola dikkatim kaymıyor. Sağ sol derken, geçmişten gelecekten bahsediyorum. (Onlar da, ‘şu an’lardan yapılıyor aslında.)
Nefesi çekerken, ‘let’ diyo fransız öğretmen, verirken de ‘go’! Bu çok hoşuma gitti. Yani alırken ‘bırak girsin’, verirken ‘bırak gitsin’. ınan kendi kendime etrafta dolaşırken bile, bunu fısıldamaya başladım. Nefes alış veriş ritmimin üzerine, leeet gooo, diye söz yazdım. Bu içsel rüzgarla, -evet onu böyle çağırıyorum artık- bu kadar haşır neşir olunca, ister istemez seninle buluşmuş oldum. Galiba, meditasyon falan gibi dinginliklere giden yol da buymuş. Dur bakalım. Herşey sırayla. Nefesime tutunup seninle buluştuğum anlar, masal kitabı gibiydi. Gözlerim kapalı, bedenimin içine girip, kalbimin oraya kıvrıldım ve ritmini dinledim. Uf! O nasıl atmak öyle! Gümbede güm güm! Hele o damarlarda akan kan şelalesi! Londra’da vücudundaki tüm sesleri duyabildiğin bir odadan bahsetmişlerdi. Tabut gibi daracık ve sünger kaplıymış, ama sesleri duyunca çok şaşırıyormuşsun, müzik gibiymiş. Hatta bundan müzik yapılırmış. Bir sonraki seyahatimde araştırıp, gidicem.
Fazla uzatmayayım, birşey daha düşündüm öyle tek burnumu tıkamış nefesler falan alırken, senin adın ‘hediye!’. Present*! Hiç daha önce bunu düşünmemiştim. Oturdum sana bir şiir yazdım:
Madem şu an hediye
Dünde yarında gezinip durmak
Ne diye?
Seni nefesiyle öpen, nil.
* İngilizcede ‘present’, hem şu an hem de hediye anlamına geliyor da ondan.

Kose Yazilari , , ,

‘Teşekkür ederim ve birşey değil!’

Çarşamba, 03 Şub 2010

Nil KARAİBRAHİMGİL nilfm@hurriyet.com.tr113b

Bir keresinde bir arkadaşım bana en çok kullandığım kelimenin, ‘doğru’ olduğunu söylemişti. Sanki önüme geleni onaylayıp, hak verirmişim gibi.

O kelimeyi silkeleyip attım üzerimden. Çünkü tanıyan bilir, duyduğum çoğu şey, iki kulağım arasındaki tünelden, ip gibi geçer. Duman gibi dağılır. ıç sesi fazla açık bir insan olarak doğduğumdan, hayatımda en çok şikayeti de bundan işittim. “Madem dinlemiyceksin, neden soruyorsun?” Bunu bilen uyanıklar, sorularıma tebessümle cevap vermez. Çoktan cevabı bilen bir öğretmenin, onlara soru sorması gibi, yapay bulurlar arayışlarımı. Kanye West, bu konuda benden çok ileride. Kendi doğrusu elindeki tek feneri. Kitabından belli. Kitabın adından belli: “Thank you and you’re welcome”
Kanye, dünyada çok satan, herkesin haplar gibi yutup güçlenmek istediği küçük emircik kitaplarından bıkmış. Secret’mış, gücün 48 kuralıymış falan okumamış hiç. Oturmuş bir tane kendisi yazmış. Kendisi, error vermekten kaçınmayan yetenekli bir insan. Yani, en sevdiğim türden.
“Teşekkür ederim ve birşey değil”, herşeyle kurulan ilişkinin altın kuralı olmalı bence. Sadece ‘teşekkür ederim’, ‘ver gülüm’ olur. Karşı taraftan alırsın. Sadece ‘birşey değil’, ‘al gülüm’ olur. Karşı tarafa verirsin. Hep alamayacağın gibi, hep vermezsin de. ‘Al gülüm, ver gülüm’ bu yüzden güzeldir. En hesaplı gibi duran, en hesapsız ilişki budur. Böyle ilişki, çiçek gibi açar.
Böyle söylenince, ‘ayıp ya, yani herşey karşılıklı mı bu dünyada’ diye hışımla sağ kolumuzu havaya kaldırsak da; ruhani bir dinginlikle, ‘ama karşılık beklemeden verdikçe çoğalırsın’ diye mırıldansak da, hepimiz biliyoruz: denge gibisi yoktur. Kanlı canlıdır o.
Kanye, iş ve özel hayatından derlediği ‘kıssadan hisseler’de bunları söylememiş. Bunları ben söyledim. Ama o da şunları demiş:
Birini ‘kullanmak’ ya da ‘kullanılmak’, toplum tarafından hep negatif kabul edilir. Halbuki iyidir. Eğer seni kimse kullanmıyorsa, kullanışsızsın, faydasızsın demektir.
Mesela şunu çok beğendim:
Hayatın %5’i başına gelenler, %95’i DE BUNLARA VERDİĞİN TEPKİLERDİR!
Kim, değildir diyebilir.

Kose Yazilari , , ,

Rüyamda evleniyodum

Perşembe, 28 Oca 2010

Nil KARAİBRAHİMGİL nilfm@hurriyet.com.tr 113b

Mısır’da, Nil üzerinde bir gemideydim.

Gemi seyirdeydi. Uyandım… Balkon kapısını açtım. Önce güneş vurdu yüzüme. Sonra, sular kulağıma ‘bak bu Nil’ dedi, ‘adını aldığın nehir’. Saçlarım rüzgarla kolkola girdi. Birkaç adım attım onlarla ve baktım etrafa. Sol kıyıda Mısır’ın Afrikası. Vahşi doğası, muz ve palmiye ağaçları. Sağdaysa, Arap yanı. Sarı evleri, nehirde çamaşır yıkayan kadınları, toprağı. Gözlerime yaşlar doldu. Oturdum. Kafamı sağa yukarı çevirince, hayatta en sevdiğim insanlardan birkaçını gördüm. Onlar da erken kalkmış, onlar da büyülenmiş, bakakalmış. Fotoğraf çekti birkaçı. Tek laf etmedik. Duyguların lafını kesmemeli.
Sonra giyinip, yukarı çıktım. Sanki gökyüzünün altında, bir cennete düştüm. Böyle yer var mıdır? şöyle düşünün. Sanki elli kişilik bir piknik. Küçük tenteler, altlarında minderler, minderlerin üstünde birbiriyle anlaşan, gülüşen insanlar. Beyaz, bembeyaz bir elbise giyiyordum ama gelinlik değildi. Küçük bir kız çocuğu, koşarak kollarıma atladı. Adı ‘peri’ymiş. Kucağıma aldım onu. Etrafıma baktım. Bu gerçek olabilir mi? Ailem ve hayatta en sevdiğim herkes, şu an bu gemide. Sanki Nuh’un gemisi. Ağlamıycam ama. Kahvaltı edicem, sohbetlere dalıcam.
Sonra, başka bir görüntüye atladı rüyam. Hepimiz gemideki merdivenlere dizilmişiz, aramızdaki yerlilerin teflerine uyup, dans ediyoruz. Onlar ne yapıyorsa aynısını yapıyoruz. Sanki bir trans anı. O an, dünyadaki bütün ritüellere inanıyorum. Bütün ateş danslarını, bütün ritimleri, bütün yaşatılan döngüleri selamlıyorum.
Sonra bir uçak, beni bütün bunlardan koparıp, Kahire’ye götürüyor. Oysa ne kadar alışmışım, üç gündür Nil’de akıp gitmeye. Belki de geçmiş bir hayatımı, gezip görmeye.
Kahire’de, ‘evet’ diyorum bir soruya. Sonra ağlıyorum yine. Sanki, zaten elimi hiç bırakmamış bir sevgiliyi, hırkamın içine sokmuşum gibi… Gemideki herkes orda değil o an. Ama ordalar. Nasıl oldu bilmiyorum, galiba biraz sarhoşum da, çünkü dönerken ‘boşverin piramitleri gemimize dönelim’ diyorum.
‘Nile Adventurer’ gemimizin adı. Sanki bana, ‘bu yeni maceraya hoşgeldin’ gibi bir şakası var. Gülesim var. Herkese, yıldızlara, hayata, kainata, bir düzene oturmuş, bağdaş kurmuş herşeye gülesim var. Seviyorum hepsini çok. Annem, babam, kardeşim, gökteki Orion’un üç yıldızı gibi dizilmişler, şahit oluyorlar rüyama. Gözleri dolu, dillerinde bir şarkı, ayaklarında bir dans, teslim ediyorlar beni. Tam zamanında.
Bütün bunlar arasında bir ara, Lucsor’da ya da Aswan’da bir gece, bir böcek heykelinin etrafında birkaç kişi on kere, güle oynaya döndük mü? Hanginiz dedi, ‘burda on tur dönerseniz dileğiniz gerçek olur’ diye? Rüyamda buna inanmışım.
Dileğimi tahmin edebiliyorsunuz. Rüyalar hep gerçek biliyorsunuz.

Kose Yazilari , , , ,

Yenilenelim cancağızım

Pazartesi, 11 Oca 2010

113b2Bir sürü yükün var, görür gibiyim. En ağır kumaştan pardösü giymiş, yağmurlarda yürür gibisin.

Ceplerin dolu. Hep tarihi geçmiş faturalarla. ‘Gel, otur soluklan’ demek geliyor içimden sana, ama senin bir de acelen var. Sanki kaburgaların parmaklık, kalbinse volta atıyo içeride. Neyse ki bu halini bırakmaya ikna olmuşsun, gününü bekliyorsun. Halbuki beklenen günler ‘godot’. Gelmezler. Biz onlara gideriz. Bunu sana, daha önce de söylemiştim.

Sigarayı bırakmak, daha sağlıklı yemekler yemek, sevdiğin bir iş yapmak, aşık olmak, ince olmak istiyorsun herkes gibi. Erteleme. Erteleme. Erteleme. Oyun hayat, valla oyun. Ciddiye alınacak bir tarafına rastlamadım henüz. Geçenlerde biri beni üzmeye kalktı, bir çevirdim kamerayı onu görmeyen yerlere, sıkılıp gitti dikkatimi alamayınca. Bu yöntemlerin en güzelidir. Bunu daha önce konuşmuştuk.

Diyorsun ki, ‘ülkede her gün kötü bir haber var’. Benzetmen güzeldi. Demiştin ki: bu ülke, sanki huzursuz bir ev. Her odasında ayrı kavga, anne babayla kavga, komşuda kavga, mahalle desen ayrı. Haklısın ama, herkes kendi vicdanının önünü süpürürse o da hallolucak. Tolerans selamı vermeyi bilirsen, çoğaltırsın kendinden. Demiştim ben de.

Twitter’ı sevmiyorsun. Ama seni eğlendirmek için bir şey anlatıcam. Bu hafta, oyun#4 diye bir şey başlattım. ‘ve ıspanağıma hak verdi’yle biten, küçücük bir hikaye yazmalarını istedim beni takip edenlerden. Kim bununla uğraşır diyorsun di mi, öyle değil işte. ınsanlar hayatlarının büyük bölümünü sıkılarak geçirirler. Onlara yumak verirsen kedi olurlar. Bir cevaplar geldi inanamazsın. Misal bu f.b.’den:

Reisin beni öptüğünü kreşte, kulaktan kulağa oynarken şöyle söyledim: reis yanağıma dudak verdi. En uca şöyle ulaştı: ve ıspanağıma hak verdi.
Hahahaha, şu da çok güzel bak, Güven Akgün’den: kalbime ıspanağım derdi, onu güçlendiriyormuş öyle söylerdi, bugün biraz kırılmıştım anlattım ve ıspanağıma hak verdi.

Oyun oynamayı bırakma, yoksa kurursun. Biliyorsun. ‘Boşuna’ diye bir şey yok, hani bahsi açılmıştı. ‘Her zaman yolunda her şey ve yerinde duygular’ demiştik. Hatta sen bunu bir kenara not etmiştin.

Değişme günün bugün, yenilenme günün bugün, yarının yok. Hatırlat demiştin. Hatırlatayım dedim cancağızım. Sen benim kıymetlimsin.
(15 Ocak günü Beyoğlu’ndan geçersen, XL diye yeni bir yerde çıkıyorum gel, beklerim. Yüz yüze laflar, raks ederiz.)

Kose Yazilari , , , ,